27 Mart 2012 Salı

sosyal medya


sosyal medya çağımızın uyuşturucusudur.. hem yasal, hem vücutta kimyasal kadar tahribat yapmaz.. torbacıya ıvır kıvır adamlara da ihtiyaç yoktur...


aynı zamanda insanlar  bu ortamda kendini takip eden bi kaç yüz kişinin  (ki bunların kaçının sürekli kullanıcı olduğu da şüpheli, kitleye ulaşma babında) huzurunda tepkilerini vererek bir duruş (!) sergilemektedirler.. kimi en büyük  atatürkçü olur, kimi en büyük solcu, bazıları klavyeyle ülkeyi böler, bazısı da şehitlerin ruhunu şad eder..


ülkemizde internetin yolculuğuna yarenlik etmiş biri olarak şu durumu beni korkutmakta.. 90ların ikinci yarısında mirc ile hayatımıza girdi, ilk mirc cinayeti, güzel ülkem türkiye'de işlendi yeryüzünde.. mirc bu güne uyarlarsak eğer facebook gibiydi, icq ise günümüzün twitter'i diyebileceğimiz elit (!) bir yapıya sahipti.. ben ise fifa 99 oyunu ile internet kafelerin müdavimi olmaya başladım..


derken gel zaman git zaman messenger ''hop, ağır olun ben varım uleynn!'' diyerek ortama ağırlığını koydu.. görüntülü arama yapması ço kişiyi cezbetti.. ben ise 80lerde çocuk olan biri olarak ''uzay yolu'' filmlerinde uçan arabaların hükmünün sürdüğü 2000ler bekliyordum.. bu beklentinin sebebi ''geleceğe dönüş serisi'' de dahil filmlerdeki bir çok olgunun ütopyayken gerçeğe dönüşmesiydi (bkz: cep telefonu)


bi şekilde millenyum'u da atlattı güzel ülkem.. fakat önemli olan noktaya hak ettiği değeri verememiştik.. 90lar güzel ülkemin güzelliklerinin son demlerinin yaşandığı dönemmiş, bilememişiz.. 90ları her zaman türkiyenin ergenlik dönemine benzetirim; şekilsiz, fütürsuz, dağınık fakat gençlik ve bilgeliğin geçiş dönemi (her ne kadar 90lar siyasi infazların yapıldığı bir dönem olsa da, şimdilerde medya üzerinden linç daha genel-geçer bir olgu oldu, ölen kahraman olmuyor hem de) neyse, mevzuyu uzatmayayım, konuya dönelim, 2000li yıllara girdi güzel ülkem, ilk defa bir solcu partiyle ülkücüler koalisyon kurmuşlardı.. önceleri halkı bir tedirginlik almışken sonrasında  ''klasik türk rahatlığıyla'' hükümet kurt'a kuş'a kaldı gibilerinden espriler yapmaya başlamışlardı.. çok geçmeden 2001 krizi patlak verdi.. dolar 300 binden önce 500bin'e ardından da 1 milyona fırladı.. bu durumdan kimler rant sağladı yazmıcam, hepinizin bildiği, malumu ilana gerek yok.. fakat esnaf kan ağlıyordu.. dükkanlar kepenk kapattı, intihar edenlerden başbakanlık önünde eylem yapanlara kadar bir çok resim var gözlerimin önünde.. aileler dağıldı.. 


sonra ekonomik krizin yaralarının sarılmasıyla birlikte facebook hayatımıza girdi.. ilk zaman yine ''farkında olan'2 dünyayı takip eden kişilerin dahil olduğu bir yapıydı, sonrasındaysa ''avam bir yapı'' halinde günümüzdeki yerini aldı.. fotoğrafçıların dükkan camlarına ''facebook için fotoğraf çekilir'' yazılarıyla aslında düşüş başlamıştı fakat çoğu kişi bunun farkında değildi.. oyun uygulamalarıyla insanları kendine bağlamayı başaran facebook tam da 1 milyarıncı üyesini arıyorken gereksiz reklamlar ve oyun istekleriyle insanları kendinden bezdirdi.. 
internet özgürlük demekti, 90larda ilk çıkışında slogan buydu en azından.. fakat ''kendi adımızla sosyal medya üyeliği aldığımız gün sanal özgürlüğümüzü de kaybettik..'' facebook'a ne zaman ki anneler, babalar, dayılar, amcalar, halalar, teyzeler ve onların çocukları olan pek de sevmediğimiz kuzenlerimiz (sevdiklerimiz illaki vardır fakat istisnalar kaideyi bozmaz) bizi özgür olduğumuz (ya da öyle zannettiğimiz) alanda dürtüp, beğenip paylaşıp sonrasında yazdığımız durum güncelemesini ya da bir profil fotosunu aile meclisinde tartışma konusu yapılınca o zaman `erkan can`ın `gemide` filminde söylediği kıvamda; '' son fotoyu paylamayacaktık.. müstehcen kliple de karıştırmayacaktık..'' serzenişini dediğimiz an aslında facebook bitmişti... aslında bunu farklı varyasyonlarını sevgilimizle de yaşamışızdır hani, ''yahu bu kızla/oğlanla paylaşımımız bitti, iş cinsellik üzerine ya da alışkanlık dürtüsüyle devam ediyor..'' dediğiniz an var ya işte facebook'un bokunun çıkıp da bize benzer etki yaptığı an o andır..


sonrasında beyaz atına binen twitter çıktı karşımıza.. artık oyun istekleri yoktu, dayı amca hala da yoktu... laf aramızda çok karışık geliyordu onlara.. twitterdan bir ünlüye yazabilip ulaşabiliyordun.. ya da ''ben tweetimin bir gün  tv programında 70 milyon kişinin (!) benim yazdığımı duyuyor olabilme ihtimalini sevmiştim'' (y. erdoğana selam olsun) kampanyalar yapılıyordu tweet alemde, #dayanveefsaneol diyerekten ersan adem gülüm beşiktaş'a kazandırılmıştı gs'nin transfer çalımına karşı.. sonra ''federasyon kendine gel, adam ol, fenerasyon olma, düşür şikecileri'' dedik.. fakat o da neydi, bir işe yaramamıştı, küme düşememişlerdi şikeciler...  


daha sonraları, yargının aldığı kararları eleştirmiştik, generallerimiz içerdeydi çünkü.. cumhuriyet bayramımızın kutlanmaması ve vandaki kardeşlerimizin acısı ise bizi tam bir bıçaksırtı duruma gark etmişti... ardından 19 mayıs kutlamalarının da stadyumlardan okullara aktarılmasını (lisede öğretmenlik yapmış biri olarak bu durumu destekliyorum, bir buçuk ay kadar ders işlenmiyordu çünkü.. fakat 1 hafta boyunca festival olarak kutlansa üniversitelerdeki bahar şenlikleri gibi daha doğru olur kanısındayım) eleştirdik...
haaa bi de unutmadan öğretmen ataması yapmayacaktı da hükümet, biz twitter'dan yaptığımız organizasyonlarla  11bin beşyüz kadro aldık.. daha ne olsun canım, internet olmasaydı sesimizi duyuramazdık, ah be gülüm sosyal medya, sen bizim sesimiz soluğumuzsun... sensiz biz bunca sene nasıl yaşadık ki? 


sevdiğimiz sanatçılar artık bir tık ötemizdeydi, siyasetçiler tv programcıları.. bizi muhatap alıp cevap da yazıyorlardı, bu bizi çok da mutlu ediyordu.. sinir olduklarımıza ise küfür edebilme özgürlüğümüz vardı, yolda görsek ceketimizi ilikleyeceğimiz insanlarla rahat rahat taşak geçiyorduk.. bakkal bişeyi pahalıdan mı sattı? yaz bi tweet rahatla, asansörde karşılaştığın komşuna gıcık mısın bi tweet at, sosyal medyaya duygu fışkırt... psikolojik olarak rahatla.. 


facebookta arkadaşlık istekleri havada uçuşuyordu, (artık ''facebooktan iyi hatun düşüyor panpa'' evresinden kastım) bi de öğretmenlik yaptığım 4bin nüfuslu ilçede 2bin küsür arkadaşı olan öğrencilerimin varlığı sosyal medyanın beğeni düzeyini eksi düzleme çekmişti... facebook out oldu böylece..


biz ise twitterda dünyayı kurtarma eylemlerimize devam ediyorduk facebook'un apaçi saldırısından kaçıp.. büyük büyük sözler söylüyorduk orda, 140 karaktere sığdırmak için sms'nin 2 kontör olduğu taş devri gsm olgusuna dönüp harf eksiltiyorduk yazılarımızdan... 140 karaktere bir dünya sığdırıyorduk... fakat attığımız 20 tweeti alt alta koyup okuduğumuzda anlamıştık ne kadar da atarlı ve tutarlı olduğumuzu...


yeni bir çağ bailamıştı artık... insanoğlu evriminde emn adımlarla ilerliyordu.. facebookta bin küsür arkadaşı, twitterda binlerce takip ettiği kişi olan adam/kadın aynı apartmanda bulunduğu insanları tanımıyordu artık... mahallenin bakkalıyla hükümeti eleştiren sohbetler de yapılmıyordu, berberde de traş muhabbeti olmuyordu, 5 bıçaklı jiletlerimiz vardı artık... artık mahalle maçları da yoktu, pes 2012 ve fifa 2012 neyimize yetmiyordu? ronaldoyla ya da messiyle (ben ronaldocuyum bu arada) harika goller atıyorduk, 50 metre depardan sonra topa vurmanın nasıl bir şey olduğunu bimeden... heleki aile... bir odadan bir odaya atılan tweetler eğlencesi olmuştu kardeşlerin, eskiden evlerde oynanan saklambaçların yerine... herkesin bir blogu olmalıydı.. düşüncelerini orda yazmalıydı... çünkü yazı çok önemli bir olguydu... herkes yazamazdı (!)... hem konuştuğumuz zaman bizi '''kimse anlamıyor''du.. en iyisi konuşmamaktı.. susmak bir çok şeyi savuştumamıza yarıyordu... (yaşasın susmak ve halkların suskunluğu!)


tüm bunların ışığında artık ankaradan, antepten, izmirden, adanadan, kırşehirden, konyadan, trabzondan hatta  meksikadan ispanyadan (benim slovakyadan ''bianka'' adında arkadaşım vardı) ve muhtelif ülkelerden arkadaşlarımız vardı apartman komşularımızı tanımıyorken... okuldan/işten geldiğimiz gibi pc'nin başına oturuyorduk ''nasılsın anne? günün nasıl geçti?'' demeden..  yakınımızdakilerden uzaklaşarak uzakları yakın yapmıştık `öküze öykünen kurbağa` gibi çoğumuz patladı... bi o kadarımız da bu yolda emin adımlarla ilerlemekte...


osmanlılar zamanında mevleviler desteklenmişti devlet politikası olarak, cumhuriyet döneminde ise bir dönem nakşiler desteklendi... topluma dinginliği kaderi kabul etmeyi öğretmesi hasebiyle... (yaşasın kadercilik ve halkların çabasızlığı!) şimdiyse sosyal medya destekleniyor.. cumhurbaşkanı, başbakan, muhalefet liderleri sosyal medyada hesaplar açıyor, ''bana hemencecik ulaşabilirsiniz hesabı'' (yersen, yemezsen gargara yap) sosyal medyada duygularını fışkırtan vatandaş sokakta eylem yapmazdı çünkü, bir nevi mastürbasyondu sosyal medya, seksin olmadığı yerde abdurrahman çelebiydi... (siber sekse girmeyecem, kafam kaldırmaz şimdi, zaten pek kalmadı günümüzde sekse ulaşmak bu kadar kolayken...) 


tüm bunların eşliğinde benim güzel ülkem ilerliyordu, dünyanın 16. büyük ekonomisi olmuştu.. (nedense çoğu istatislikte sondan birinci ikinci olurken hep bu gözümüze sokulur..) hatta bir kaç yıldır kpss ve üniversite sınav soruları da çalınmamıştı.. gerçi çalınsaydı, biz yine sosyal medyadan hükümeti ve sorumluları istifaya çağırır, türlü hakaretlerle olanları eleştirirdik ve sorun çözülürdü.. vicdanımızı her daim rahatlatmanın yolunu bulurduk.. bu konuda byük bir yeteneğe sahibiz bu güzel ülkenin güzel insanları olarak...


tüm bu anlattıklarımın ışığında aklıma bir tek soru takıldı;
''ilk domino taşı nerde ve ne zaman düştü?'' 


siz bunu düşüne durun, (hatta facebookta yazışın bu konu da ya da tweet atın (çok rt olur, entelektüel acının bir göstergesi olarak karizmanız artar) ben müsadenizi isteyim.. zira aklıma çok güzel bi söz geldi onu tweetlemeliyim...
kendinize iyi bakın güzel ülkemin güzel insanları...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder