19 Kasım 2013 Salı

Uzun İlişkiden Çıkmış Erkek...

şefkat ile yaklaşılması gereken erkek... 

ilişkisi varken neleri yapamıyordu? erkek arkadaşlarıyla içemiyordu mesela. hemen gider, mükellef bir sofra kurar. 1. kadehten, 2. kadehe kadardır yaşadığı keyif. iç oyuntusu olur her damla mey... "neden?" der, "neden böyle oldu?" (her ilişkide olduğu gibi) önce kız arkadaşının katlandığı huyları aklına gelir, kendine kızar nasıl katlandın bunlara be adam diye. sonra kendi yaptığı hayvanlıklar gelir aklına... "ama haketmişti, iyiki yapmışım" diye bir ses duyar içinden. bi an durur, 3 kadehi koyma zamanıdır. kalkar yerinden. biraz dolanır, bi sigara yakar. bi ara fırsatını bulursa aynaya bakar. artık gördüğü silüet yalnızca kendisinindir. fotograf albümüne bakar, ilk zamanlar da nasılda gençmişim. saçlarıma aklar düştü senin yüzünden, kalanı da dökülmeye başladı zaten diye sevgilisine hayıflanırken, arkadaşları kalkmak için müsade ister. 4. kadehi tek başına yudumlarken aklından "senin o arkadaş dediklerin gülüp-eğlenmeye varlar! allahaşkına, çok mu önemliler? zor zamanlarında neredeydiler?" sözleri geçer eski sevgilisinin... o kadar canlı ve net hatırlamaktadırki bu sözleri, karşıdaki koltukta oturuyordur sanki eski sevgili. kalkar bir kadeh de onun için doldurur, artık sesli konuşmaktadır o karşısındaymış gibi... hüzzam bir şarkıyla beraber içinde birikenler gözlerinden süzülür, meze olur rakısına... 

öncesi yoktur, sonrası da olmayacaktır... sanki ömrü boyunca onunladır... eli telefona gitse de gurur kelepçesi izin vermez aramasına... 

boğazında bir yumru, yüzünde bir çizgi, aklında bir keşke ile bir ömür taşıyacaktır artık onu... son kadehi içerken son bir şarkı çalar; "seni ben ellerin olsun diye mi sevdim?" dibe vurduğu andır. artık tek bir yön kalmıştır gidebileceği; yukarısı...

hülasa; yazıktır ona, sevin onu...

http://www.youtube.com/watch?v=ydggaln9h14

27 Mart 2012 Salı

sosyal medya


sosyal medya çağımızın uyuşturucusudur.. hem yasal, hem vücutta kimyasal kadar tahribat yapmaz.. torbacıya ıvır kıvır adamlara da ihtiyaç yoktur...


aynı zamanda insanlar  bu ortamda kendini takip eden bi kaç yüz kişinin  (ki bunların kaçının sürekli kullanıcı olduğu da şüpheli, kitleye ulaşma babında) huzurunda tepkilerini vererek bir duruş (!) sergilemektedirler.. kimi en büyük  atatürkçü olur, kimi en büyük solcu, bazıları klavyeyle ülkeyi böler, bazısı da şehitlerin ruhunu şad eder..


ülkemizde internetin yolculuğuna yarenlik etmiş biri olarak şu durumu beni korkutmakta.. 90ların ikinci yarısında mirc ile hayatımıza girdi, ilk mirc cinayeti, güzel ülkem türkiye'de işlendi yeryüzünde.. mirc bu güne uyarlarsak eğer facebook gibiydi, icq ise günümüzün twitter'i diyebileceğimiz elit (!) bir yapıya sahipti.. ben ise fifa 99 oyunu ile internet kafelerin müdavimi olmaya başladım..


derken gel zaman git zaman messenger ''hop, ağır olun ben varım uleynn!'' diyerek ortama ağırlığını koydu.. görüntülü arama yapması ço kişiyi cezbetti.. ben ise 80lerde çocuk olan biri olarak ''uzay yolu'' filmlerinde uçan arabaların hükmünün sürdüğü 2000ler bekliyordum.. bu beklentinin sebebi ''geleceğe dönüş serisi'' de dahil filmlerdeki bir çok olgunun ütopyayken gerçeğe dönüşmesiydi (bkz: cep telefonu)


bi şekilde millenyum'u da atlattı güzel ülkem.. fakat önemli olan noktaya hak ettiği değeri verememiştik.. 90lar güzel ülkemin güzelliklerinin son demlerinin yaşandığı dönemmiş, bilememişiz.. 90ları her zaman türkiyenin ergenlik dönemine benzetirim; şekilsiz, fütürsuz, dağınık fakat gençlik ve bilgeliğin geçiş dönemi (her ne kadar 90lar siyasi infazların yapıldığı bir dönem olsa da, şimdilerde medya üzerinden linç daha genel-geçer bir olgu oldu, ölen kahraman olmuyor hem de) neyse, mevzuyu uzatmayayım, konuya dönelim, 2000li yıllara girdi güzel ülkem, ilk defa bir solcu partiyle ülkücüler koalisyon kurmuşlardı.. önceleri halkı bir tedirginlik almışken sonrasında  ''klasik türk rahatlığıyla'' hükümet kurt'a kuş'a kaldı gibilerinden espriler yapmaya başlamışlardı.. çok geçmeden 2001 krizi patlak verdi.. dolar 300 binden önce 500bin'e ardından da 1 milyona fırladı.. bu durumdan kimler rant sağladı yazmıcam, hepinizin bildiği, malumu ilana gerek yok.. fakat esnaf kan ağlıyordu.. dükkanlar kepenk kapattı, intihar edenlerden başbakanlık önünde eylem yapanlara kadar bir çok resim var gözlerimin önünde.. aileler dağıldı.. 


sonra ekonomik krizin yaralarının sarılmasıyla birlikte facebook hayatımıza girdi.. ilk zaman yine ''farkında olan'2 dünyayı takip eden kişilerin dahil olduğu bir yapıydı, sonrasındaysa ''avam bir yapı'' halinde günümüzdeki yerini aldı.. fotoğrafçıların dükkan camlarına ''facebook için fotoğraf çekilir'' yazılarıyla aslında düşüş başlamıştı fakat çoğu kişi bunun farkında değildi.. oyun uygulamalarıyla insanları kendine bağlamayı başaran facebook tam da 1 milyarıncı üyesini arıyorken gereksiz reklamlar ve oyun istekleriyle insanları kendinden bezdirdi.. 
internet özgürlük demekti, 90larda ilk çıkışında slogan buydu en azından.. fakat ''kendi adımızla sosyal medya üyeliği aldığımız gün sanal özgürlüğümüzü de kaybettik..'' facebook'a ne zaman ki anneler, babalar, dayılar, amcalar, halalar, teyzeler ve onların çocukları olan pek de sevmediğimiz kuzenlerimiz (sevdiklerimiz illaki vardır fakat istisnalar kaideyi bozmaz) bizi özgür olduğumuz (ya da öyle zannettiğimiz) alanda dürtüp, beğenip paylaşıp sonrasında yazdığımız durum güncelemesini ya da bir profil fotosunu aile meclisinde tartışma konusu yapılınca o zaman `erkan can`ın `gemide` filminde söylediği kıvamda; '' son fotoyu paylamayacaktık.. müstehcen kliple de karıştırmayacaktık..'' serzenişini dediğimiz an aslında facebook bitmişti... aslında bunu farklı varyasyonlarını sevgilimizle de yaşamışızdır hani, ''yahu bu kızla/oğlanla paylaşımımız bitti, iş cinsellik üzerine ya da alışkanlık dürtüsüyle devam ediyor..'' dediğiniz an var ya işte facebook'un bokunun çıkıp da bize benzer etki yaptığı an o andır..


sonrasında beyaz atına binen twitter çıktı karşımıza.. artık oyun istekleri yoktu, dayı amca hala da yoktu... laf aramızda çok karışık geliyordu onlara.. twitterdan bir ünlüye yazabilip ulaşabiliyordun.. ya da ''ben tweetimin bir gün  tv programında 70 milyon kişinin (!) benim yazdığımı duyuyor olabilme ihtimalini sevmiştim'' (y. erdoğana selam olsun) kampanyalar yapılıyordu tweet alemde, #dayanveefsaneol diyerekten ersan adem gülüm beşiktaş'a kazandırılmıştı gs'nin transfer çalımına karşı.. sonra ''federasyon kendine gel, adam ol, fenerasyon olma, düşür şikecileri'' dedik.. fakat o da neydi, bir işe yaramamıştı, küme düşememişlerdi şikeciler...  


daha sonraları, yargının aldığı kararları eleştirmiştik, generallerimiz içerdeydi çünkü.. cumhuriyet bayramımızın kutlanmaması ve vandaki kardeşlerimizin acısı ise bizi tam bir bıçaksırtı duruma gark etmişti... ardından 19 mayıs kutlamalarının da stadyumlardan okullara aktarılmasını (lisede öğretmenlik yapmış biri olarak bu durumu destekliyorum, bir buçuk ay kadar ders işlenmiyordu çünkü.. fakat 1 hafta boyunca festival olarak kutlansa üniversitelerdeki bahar şenlikleri gibi daha doğru olur kanısındayım) eleştirdik...
haaa bi de unutmadan öğretmen ataması yapmayacaktı da hükümet, biz twitter'dan yaptığımız organizasyonlarla  11bin beşyüz kadro aldık.. daha ne olsun canım, internet olmasaydı sesimizi duyuramazdık, ah be gülüm sosyal medya, sen bizim sesimiz soluğumuzsun... sensiz biz bunca sene nasıl yaşadık ki? 


sevdiğimiz sanatçılar artık bir tık ötemizdeydi, siyasetçiler tv programcıları.. bizi muhatap alıp cevap da yazıyorlardı, bu bizi çok da mutlu ediyordu.. sinir olduklarımıza ise küfür edebilme özgürlüğümüz vardı, yolda görsek ceketimizi ilikleyeceğimiz insanlarla rahat rahat taşak geçiyorduk.. bakkal bişeyi pahalıdan mı sattı? yaz bi tweet rahatla, asansörde karşılaştığın komşuna gıcık mısın bi tweet at, sosyal medyaya duygu fışkırt... psikolojik olarak rahatla.. 


facebookta arkadaşlık istekleri havada uçuşuyordu, (artık ''facebooktan iyi hatun düşüyor panpa'' evresinden kastım) bi de öğretmenlik yaptığım 4bin nüfuslu ilçede 2bin küsür arkadaşı olan öğrencilerimin varlığı sosyal medyanın beğeni düzeyini eksi düzleme çekmişti... facebook out oldu böylece..


biz ise twitterda dünyayı kurtarma eylemlerimize devam ediyorduk facebook'un apaçi saldırısından kaçıp.. büyük büyük sözler söylüyorduk orda, 140 karaktere sığdırmak için sms'nin 2 kontör olduğu taş devri gsm olgusuna dönüp harf eksiltiyorduk yazılarımızdan... 140 karaktere bir dünya sığdırıyorduk... fakat attığımız 20 tweeti alt alta koyup okuduğumuzda anlamıştık ne kadar da atarlı ve tutarlı olduğumuzu...


yeni bir çağ bailamıştı artık... insanoğlu evriminde emn adımlarla ilerliyordu.. facebookta bin küsür arkadaşı, twitterda binlerce takip ettiği kişi olan adam/kadın aynı apartmanda bulunduğu insanları tanımıyordu artık... mahallenin bakkalıyla hükümeti eleştiren sohbetler de yapılmıyordu, berberde de traş muhabbeti olmuyordu, 5 bıçaklı jiletlerimiz vardı artık... artık mahalle maçları da yoktu, pes 2012 ve fifa 2012 neyimize yetmiyordu? ronaldoyla ya da messiyle (ben ronaldocuyum bu arada) harika goller atıyorduk, 50 metre depardan sonra topa vurmanın nasıl bir şey olduğunu bimeden... heleki aile... bir odadan bir odaya atılan tweetler eğlencesi olmuştu kardeşlerin, eskiden evlerde oynanan saklambaçların yerine... herkesin bir blogu olmalıydı.. düşüncelerini orda yazmalıydı... çünkü yazı çok önemli bir olguydu... herkes yazamazdı (!)... hem konuştuğumuz zaman bizi '''kimse anlamıyor''du.. en iyisi konuşmamaktı.. susmak bir çok şeyi savuştumamıza yarıyordu... (yaşasın susmak ve halkların suskunluğu!)


tüm bunların ışığında artık ankaradan, antepten, izmirden, adanadan, kırşehirden, konyadan, trabzondan hatta  meksikadan ispanyadan (benim slovakyadan ''bianka'' adında arkadaşım vardı) ve muhtelif ülkelerden arkadaşlarımız vardı apartman komşularımızı tanımıyorken... okuldan/işten geldiğimiz gibi pc'nin başına oturuyorduk ''nasılsın anne? günün nasıl geçti?'' demeden..  yakınımızdakilerden uzaklaşarak uzakları yakın yapmıştık `öküze öykünen kurbağa` gibi çoğumuz patladı... bi o kadarımız da bu yolda emin adımlarla ilerlemekte...


osmanlılar zamanında mevleviler desteklenmişti devlet politikası olarak, cumhuriyet döneminde ise bir dönem nakşiler desteklendi... topluma dinginliği kaderi kabul etmeyi öğretmesi hasebiyle... (yaşasın kadercilik ve halkların çabasızlığı!) şimdiyse sosyal medya destekleniyor.. cumhurbaşkanı, başbakan, muhalefet liderleri sosyal medyada hesaplar açıyor, ''bana hemencecik ulaşabilirsiniz hesabı'' (yersen, yemezsen gargara yap) sosyal medyada duygularını fışkırtan vatandaş sokakta eylem yapmazdı çünkü, bir nevi mastürbasyondu sosyal medya, seksin olmadığı yerde abdurrahman çelebiydi... (siber sekse girmeyecem, kafam kaldırmaz şimdi, zaten pek kalmadı günümüzde sekse ulaşmak bu kadar kolayken...) 


tüm bunların eşliğinde benim güzel ülkem ilerliyordu, dünyanın 16. büyük ekonomisi olmuştu.. (nedense çoğu istatislikte sondan birinci ikinci olurken hep bu gözümüze sokulur..) hatta bir kaç yıldır kpss ve üniversite sınav soruları da çalınmamıştı.. gerçi çalınsaydı, biz yine sosyal medyadan hükümeti ve sorumluları istifaya çağırır, türlü hakaretlerle olanları eleştirirdik ve sorun çözülürdü.. vicdanımızı her daim rahatlatmanın yolunu bulurduk.. bu konuda byük bir yeteneğe sahibiz bu güzel ülkenin güzel insanları olarak...


tüm bu anlattıklarımın ışığında aklıma bir tek soru takıldı;
''ilk domino taşı nerde ve ne zaman düştü?'' 


siz bunu düşüne durun, (hatta facebookta yazışın bu konu da ya da tweet atın (çok rt olur, entelektüel acının bir göstergesi olarak karizmanız artar) ben müsadenizi isteyim.. zira aklıma çok güzel bi söz geldi onu tweetlemeliyim...
kendinize iyi bakın güzel ülkemin güzel insanları...

22 Mart 2012 Perşembe

uzak mesafe ilişkisi

yürek işidir bu.. herkesin kaldırabileceği bir durum da değildir, her bünyeye uygun bir ilişki tarzı da değildir ... diyelim ki aynı şehirdesiniz, hatta aynı semtte..sevgiliniz sizi arayacak, bunu biliyorsunuz, siz arkadaşlarınızla vakit geçirmek için onu ekmenin yollarını arıyorsunuz.. farklı şehirlerdeyken onun size attığı bir mesaj gününüzün güzel geçmesine sebep oluyorsa, onun sesini telefondan duymadan uyuyamıyorsanız.. siz onu aradığınızda cevaplamadığı vakit ''acaba başına bişey mi geldi? diye kaygıya düşüyorsanız, mesafenin ne önemi var allah aşkına? ferhat ile şirin, kerem ile aslı, leyla ile mecnun devri kapandı , onun farkındayım.. kafanı yastığa koyup da gözlerini kapattığında o'nun yüzünü görüyorsan, sabah uyandığında varlığının senin hayatında olduğu biliyorsan ve bu sana güç veriyorsa, hayatın zorluklarına karşı göğüs germeni sağlıyorsa, sorarım size ''mesafenin ne önemi var?'' 
bazı kansız ve erkek-kadın müsveddeleri için uzak mesafenin faydası da vardır, mesela ''aşkım, ben bugün erken yatıcam'' diyip sabaha kadar bir başka kadın-erkekle yatabilirler.. bunlardan tesbih de yapabilirler, imamesi de hepimize yeter.. 
uzak mesafeden de olsa bir ilişki yaşamanın amacı nedir? ''bir gün o şehre gidersem ona çakarım'' mıdır? ya da ''bana çantalar alsın, kıyafetler alsın, bunun gibi bi kaç tane bulursam bir çok ihtiyacımı gideririm (!)'' midir? eğer öyle ise durmayın.. çantanızdan çıkartın bilmem kaç numaralı maskenizi ve takın surat diye adlandırdığınız vucut parçanıza.. idame edin yaşamınıza..
fakat siz de benim gibi masallara (!) inanıyorsanız hala, mesafenin, görmenin dokunmanın inanın ki hiç ama hiç önemi yoktur.. görmeden sevemem diyen birisi körlerin nasıl aşık olduğunu idrak edemiyordur.. dokunmadan hissedemem diyen birisi sanrım ilişki değil düzüşkü istiyordur ve bu mantıkla kolları olmayan birisi sevemez onun sığ beyniyle.. (istisnalar kaideyi bozmaz) aşk denilen şey belki de sevgilin bir başka şehirde ''canım çiğ köfte istedi, şimdi dışarı çıkıp alıp gelicem'' dediğinde telefonla 20 dakika boyunca ona yarenlik etmektir, başına bir şey gelmesin diye, fiziken yanında olamasan da, başına geleceğe birşey yapamasan da.. sadece iyi olduğunu bilmek için .. en nihayetinde bir araya gelmek için bir yol haritası gerekliliği de gün gibi aşikardır.. son sözü can baba söylesin ; ''en uzak mesafe iki kafa arasindaki mesafedir, birbirini anlamayan'' 

29 Şubat 2012 Çarşamba

Özlem Tekin ve Ben (Aşk ve Ben)

aşk her şeyi affeder mi? şarkısıyla çıkış yaptığında ben lise 1.sınıf öğrencisiydim.. sayısı az olan hayranlık duyduğum kadınlardandır kendisi.. zaman içinde bu durum o kadar artmıştır ki onun albümleriyle şarkılarıyla geçen günler benim için bir ritüel halini almıştır.. ergen acıları,-sevdaları diye adlandırabileceğiniz bir durum olmakla beraber aslında halen süre gelen bir sevgi yaşamaktayım (yaş 30 oldu) 
2005 yılı, aylardan mayıs.. selçuk üniversitesinde bahar şenliği var.. ben ise 2 haftadır çok kötü bir şekilde soğuk algınlığı yaşamaktayım.. bir çok ünlü şenlikte konser veriyordu 10 günlük süreçte, fakat yataktan kalkamadığım için hiç birine gidememiştim (laf aramızda pek de gitmek istememiştim) özlem tekin'in konserinin olduğu gün bi şeilde kendime güç yüklemesi yaptım (o da nasıl oluyorsa) ve ayağa kalktım.. deri ceketimi, füme kotumu siyah tşörtümü ve botlarımı giyip (yürümem için bileklerimi tutması açısından en iyi ayakkabı seçimi oydu, o kadar ki takatsizdim) tramvaya bindik zafer durağından.. tramvay konserve misali doluydu.. kampuse geldik, önce özlem sahne alıcak diye düşünüyordum, sahne arkasına geldim, beklemekteydim, siyah bir minibüs yanaştı, içinden kargo grubu çıktı, yanımdan geçerlerken , özlem ne zaman çıkıcak diye sorma küstahlığını yaptım koray candemire.. bizden sonra diye cevap verdi.. ben de kargonun kendi çizgisinden uzaklaştığını düşündüğüm zamanlar olduğunu varsaydığımdan 2 saat boyunca konser alanında dolanmak istemediğimden, hilton (şimdi rixos oldu) oteline doğru gittim arkadaşımla biraz vakit geçti hiç yoktan..  sonra sahne arkasına gidip 1.80 boyunda tahminim 120 kilo ağırlığındaki boudyguard'ı kafaladık, özlem gelirse seni onunla görüştüreceğim dedi, yarım saat daha vardı biraz daha dolanalım sonra geliriz diye düşündük.. geldiğimizde özlem kulise (çadırdan bir kulis) geçmişti, boudyguard abimize görüşebilecek miyiz diye sorduğumda beni tanımazdan geldi, hatta terso yaptı desem yeridir hani.. bi şeyler yapmalıydım ve özlemle görüşmeliydim... demir parmaklıklı bir engel vardı ve hemen yanımızda kulis olarak kullanılan çadır.. çadırın tam birleşme yerinde demirle brandanın orda küçük nbir boşluk vardı, özlemi görebiliyordum.. bi cesaret ''özlem'' diye seslendim, gayet candan samimi bir sesle '' efendim'' dedi.. bi foto çekilelim dedim, tama şimdi gelicem dedi... tabi o gelince tüm kalabalık iyice parmaklıklara doğru üşüştü, dışarı çıktı, bana doğru ilerliyordu.. elimi ona doğru uzatmak isterken 6 boudyguard tarfından sağ kolum 12 yerinden tutuldu.. özlem ''napıyorsunuz, bırakın onu, arkadaşım o benim!!!'' dedi ve beni yanına çağırdı, içeri geçmiştim artık.. 10 yıldır aşkla karışık hayranlık duyduğum kadının yanındaydım.. sarıldım ve öptüm.. sonra flaşlar birbiri ardınca patlamaya başladı.. kısa bir sohbet ettikten sonra ''sahne zamanı'' dedi ve sahneye doğru yöneldi.. bütün kalabalık konser alanında güzel bir yer bulmak için kulis tarafını boşalttı.. ben ise özlemin arkasından bakakalmıştım.. konserin ilk şarkısının introsu çalmaya başlamıştı, o merdivenlerden tam sahneye çıkacakken bir an durdu ve bana baktı.. merdivenlerden indi, yanıma kadar geldi ve '' hadi, geç konser alanına, sen geçmeden başlatmıyorum konseri'' dedi.. güzel bir konser oldu, sonrasında tekrar kulise geldim ve beklemeye başladım.. gücüm iyice tükenmek üzereydi.. yarım saat kadar bi süre sonrasında terar kulisten çıktı ve bi fırsatını bulup konuştum.. ''eldivenini verir misin bana özlem, hatıra kalsın'' dedim.. ''onlar da bana hediye-hatıra'' dedi.. ''hem neden sen bu kadar benle ilgilisin?'' dedi, ''aşığım kızım sana!'' dedim, ''bi hatıra istiyorsan'' dedi ve durdu, ''elini saçına doladı ve bir tutam saç kopardı, ardından ''insanın saçı insandan çok yaşarmış, al bunu'' diyip verdi yüzünde samimi bir tebessümle ''a)şık a)şık (şarkısının nakaratı) diyerek tekrar kulise gitti.. o ''bir tutam saç'' özlem tekin - 10,9,8,7,6,5,4,3,2,1,0 albümünün kapağında bantla yapıştırılmış olarak hala durmaktadır.. benim dünyamda özlem tekin  işte tam da budur.. (bkz: aşk)